![]()
Bulgaristan’daki son seçim sonucunu yalnızca Rumen Radev’in zaferi diye okumak eksik kalır. Sandıktan çıkan asıl mesaj, yıllardır ülkeyi kilitleyen siyasi döngüye karşı verilmiş açık ve sert bir hükümdür. Seçmen yalnızca bir partiyi öne çıkarmadı; aynı zamanda koalisyon pazarlıklarıyla ayakta duran, sürekli tıkanan, meşruiyeti aşınmış eski siyasal düzeni cezalandırdı. Radev’in hareketinin tek başına hükümet kurabilecek ölçüde güç kazanması, bu yüzden sadece bir seçim başarısı değil, bir rejim eleştirisidir. AP’nin aktardığı tablo, parçalı meclis aritmetiğinin yerini ilk kez güçlü bir merkezi iradeye bıraktığını gösteriyor.
Seçmen neden böylesine sert konuştu?
Bunun cevabı seçim gecesinde değil, son beş yılda gizli. Bulgaristan art arda seçimlere gitti, kurulan hükümetler kısa ömürlü oldu, geçici kabineler sıradanlaştı ve siyaset, topluma çözüm üreten bir alan olmaktan çok kendi krizini yeniden üreten bir makineye dönüştü.
Radev’in yükselişi tam da bu boşlukta gerçekleşti. Reuters’ın profil haberine göre Radev, cumhurbaşkanlığından istifa ederken bu çürümeyi “demokrasiyi tehdit eden” bir tablo olarak tanımladı; kampanyasını da kurumsal çürüme, elit ağları ve devlet kapasitesindeki erimeye karşı kurdu.
Seçmen davranışı burada klasik sağ-sol eksenini de aşmış görünüyor.
Oy, ideolojik coşkudan çok siyasal bıkkınlığın ürünüdür. İnsanlar “istikrar” kelimesini artık eski partilerin ağzından duydukları biçimiyle değil; çalışan kurumlar, işlem gören adalet ve hesap verebilir yönetim anlamında duymak istiyor.
Bu yüzden Radev’in aldığı destek, karizmatik bir lider hayranlığından çok, mevcut partilere karşı bir tahammülsüzlük oyu olarak okunmalı.
Borisov ve Türk partisinin başında Peevski düzenine açık itiraz
Bu seçimin en çarpıcı tarafı, Bulgaristan’daki güç haritasının uzun süredir merkezinde duran iki ismin gölgesinin zayıflamasıdır:
Boyko Borisov ve Delyan Peevski. Reuters, Radev’in zaferini anlatırken özellikle GERB ve Hak ve Özgürlükler Hareketi çevresinde simgeleşen eski güç merkezlerine yönelik toplumsal hoşnutsuzluğun altını çiziyor. AP de kampanyanın “oligarşik denetimi söküp atma” söylemi etrafında örüldüğünü yazdı.
Buradaki önemli nokta şudur: seçmen sadece hükümet değiştirmedi, aracılık mekanizmasını da reddetti. Yani “aynı isimler farklı koalisyonlarla geri gelsin” formülü artık işlemiyor.
Eski düzenin dayandığı güç ilişkileri, medya etkisi, patronaj ağları ve koalisyon mühendisliği, ilk kez bu kadar açık biçimde toplumsal karşılık kaybetmiş görünüyor. Bu da seçim sonucunu rutin bir iktidar değişiminden ayırıyor.
Bulgaristan Sosyalist Partisi’nin (eski BKP komünist) çöküşü ne anlatıyor?
Bu tabloda bir başka dikkat çekici gelişme, Bulgaristan Sosyalist Partisi’nin sistem içindeki ağırlığını daha da kaybetmesi. Radev’in başarısı sol adına kazanılmış bir geleneksel parti zaferi değil; tam tersine, klasik partilerin dışında kurulmuş daha geniş bir tepki koalisyonunun yükselişi.
Başka bir deyişle seçmen, yalnızca sağ muhafazakâr yapıyı değil, eski solun da temsil kapasitesini yetersiz bulmuş durumda.
Bu, Bulgaristan’da ideolojik etiketlerden çok temsil krizinin büyüdüğünü gösteriyor. Sosyalistler, eşitsizlik ve sosyal devlet gibi başlıklarda teorik olarak avantajlı görünse de, seçmen gözünde artık değişimin değil, sistemin yıpranmış parçalarından biri olarak algılanıyor. Dolayısıyla Radev’in yükselişi, solun geri dönüşü değil; merkez partilerin toplam iflası olarak okunmalı.
Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin zayıflaması neden önemli?
Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin, özellikle başında Bulgar Delyan Peevski ile özdeşleşen etkisinin gerilemesi de başlı başına tarihsel önemde. BTA’nın seçim sonrası derlemelerine göre bazı bölgelerde varlığını korusa da ülke genelinde belirleyici merkezlerden biri olmaktan uzaklaştı; Reuters da MRF’nin uzun süredir kamuoyunda verimsizlik ve güç ağlarıyla birlikte anıldığını vurguluyor.
Bu gerileme, yalnızca bir parti kaybı değil; kimlik temelli ve ağ ilişkilerine dayalı siyasal aritmetiğin eskisi kadar garanti sonuç üretmediğini gösteriyor. Bulgaristan seçmeni, özellikle ekonomik sıkışma, kurumsal çürüme ve adalet talebinin yükseldiği bir dönemde, etnik ya da blok aidiyetlerinden çok devletin nasıl yönetileceğine odaklanmış görünüyor. Bu da siyasetin eksenini yeniden tanımlıyor.
Sandığın söylediği şey: “Bize temiz yönetim verin”
Seçmenin verdiği güçlü yetkinin özü burada yatıyor.
Bu oy, “ülke dursun ama dengeler bozulmasın” oyu değildir. Tam tersine, “mevcut denge zaten çürümüş durumda; onu bozup yeniden kurun” çağrısıdır. Radev’in kampanyası yolsuzluk, oligarşik ağlar, işlemeyen kurumlar ve seçkinlere kapanmış siyaset diline karşı kuruldu; seçmen de bu hatta güçlü bir meşruiyet sağladı. Reuters ve AP’nin aktardığı analizlerde de sonuç, siyasi parçalanmışlığın sonu kadar, devletin temizlenmesi beklentisi olarak okunuyor.
Burada dikkat edilmesi gereken ince fark şu: seçmen “istikrar”ı tek başına değer olarak ödüllendirmedi. Bulgaristan son yıllarda zaten “istikrarsız ama tanıdık” bir sistem içinde debeleniyordu. Sandık, o tanıdıklığı reddetti. Demek ki bundan sonra kurulacak hükümetin başarısı, mecliste rahat çoğunluk sahibi olmasından değil, bu çoğunluğu hangi siyasi ahlakla kullanacağından ölçülecek.
Ama şimdi asıl sınav Radev’in önünde
Radev için zor olan seçim kazanmak değildi; asıl zor olan, bu zaferin yarattığı beklentiyi yönetmek olacak. Çünkü tek başına iktidar imkânı, muhalefetteyken kullanılan bütün mazeretleri ortadan kaldırır. Artık koalisyon ortaklarını, kilitlenmiş meclisi ya da sabotaj yapan başka partileri suçlamak eskisi kadar kolay olmayacak.
Reuters’a göre Radev’in çizgisine dair en büyük soru, dış politikadaki söylemini ne kadar pragmatik hale getireceği; içeride ise asıl ölçütün yargı reformu, kurumsal şeffaflık ve yolsuzlukla mücadelede somut sonuç üretip üretemeyeceği olduğu düşünülüyor. AP de kamuoyundaki umudun yanında ciddi bir kuşkunun sürdüğünü, insanların reform vaatlerinin bu kez gerçekten hayata geçip geçmeyeceğini görmek istediğini aktarıyor.
Güçlü yetki aynı zamanda güçlü risk demektir. Eğer Radev eski düzeni tasfiye etme vaadiyle gelip yeni bir merkezileşmiş güç düzeni kurarsa, bu seçim Bulgaristan için bir dönüm noktası olmaktan çıkar, sadece aktör değişiminden ibaret kalır. O zaman seçmenin öfkesi yatışmaz; yalnızca adres değiştirir.
Avrupa boyutu: Sofya’daki değişim Brüksel’i de ilgilendiriyor
Bulgaristan’daki bu sonuç, sadece iç siyaset açısından önemli değil. Reuters ve AP’nin haberlerine göre Radev’in geçmişte Rusya’ya daha yakın duran söylemleri, Ukrayna’ya askeri yardım konusundaki çekinceleri ve AB politikalarına yönelttiği eleştiriler Avrupa başkentlerinde dikkatle izleniyor. Ancak aynı kaynaklar, onun AB fonlarını ya da Bulgaristan’ın Avrupa yönelimini kolay kolay riske atmasının beklenmediğini de belirtiyor.
Bu yüzden Bulgaristan’daki seçim sonucunu ne saf bir “Doğu’ya dönüş” ne de klasik bir Avrupa yanlısı restorasyon olarak görmek doğru olur. Daha çok, Avrupa içinde kalmak isteyen ama eski elitlerin Avrupa dilini de sorgulayan bir toplumsal tepki söz konusu. Radev’in önünde iki seçenek var: ya bu tepkiyi reformcu bir hatta çevirir ya da egemenlikçi-popülist bir dilin içine hapseder. Avrupa’nın da asıl izleyeceği başlık bu olacak.
Bulgaristan’da halk hükümet değil, düzen değiştirmek istedi
Özetle, Bulgaristan’daki seçimler bir lider zaferinden daha büyüğünü anlatıyor. Sandık, eski siyasi sınıfa güven oyu vermedi; onu geri çevirdi. Borisov ve Peevski ile özdeşleşen güç mimarisi darbe aldı, sosyalist gelenek temsil gücünü yitirdi, MRF etkisini korusa da belirleyici merkez olma iddiasını zayıflattı. Radev ise bu boşluğu dolduran isim oldu. Ama tam da bu yüzden, artık mesele onun ne kadar güçlü kazandığı değil; kendisine verilen bu tarihsel krediyi nasıl kullanacağıdır.
Bulgaristan seçmenleri iradelerini net koydu: “Bize aynı aktörlerin yönettiği bir denge değil, temiz ve hesap verebilir bir devlet verin.” Şimdi cevap verme sırası Radev’de. Seçimi kazandı; fakat Bulgaristan’ı gerçekten kazanıp kazanamayacağını, ancak sistemi onarabilirse gösterebilecek.
Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK
Genel Başkanı
Subyekt.az