![]()
Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan’ın imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, zaman içerisinde İran ve İsrail’in de dahil olduğu yeni nesil bir “Medine Sözleşmesi”ne dönüşebilir mi?
Neden olmasın?
İsrail karşıtları, İsrail yandaşları, İran karşıtları, İran yandaşları buna köpürebilir; yeni bir linç kampanyası da başlatabilirler.
Ama Âlemlere rahmet Hz. Peygamber’e karşı çıkabilirler mi?
Meseleye dönemin gerilimlerinin, ihtiraslarının, savaşlarının, acılarının, kinlerinin ve dogmalarının üzerinden değil; Ortadoğu’nun ve insanlığın geleceği üzerinden bakmak gerekiyor.
Çünkü Ortadoğu; inanç üretiyor, enerji üretiyor, güç üretiyor ama artık insanlığın çöküşüne kin, kaos, acı ve kan da üretiyor.
Oysa bu coğrafyanın ve insanlığın artık kalıcı barışa, ortak yaşama ve kan dökülmesini engelleyecek yeni bir güvenlik mimarisine ihtiyacı var.
Peki bu nasıl olacak?
Peki bunu Türk stratejik aklı ve vicdanı yapabilir mi?
İnanıyorum ki yapabilir.
Son 25 yılda bölgede yaşananlardan; vekâlet savaşlarından, işgal ve istilalardan, mezhep ve meşrep fitnesinden, FETÖ’den, PKK’dan, radikallerden; dini, dindarı, devleti ve gücü istismar eden, Allah ile aldatan yapılardan doğru dersleri çıkarıp;
şirkten ve nifaktan münezzeh “İlahi Doğru”yu ortaya çıkarabilir, kavramsallaştırabilir, bunun örneği olabilir ve etkiye dönüştürebilirse;
kesin yapar.
///
Belki de cevap, birbirini yok etmeye çalışanların birbirini tanımasından geçiyor.
Türklerin, Arapların, Perslerin ve Yahudilerin aynı masada oturabildiği;
sınırların, egemenliklerin, inançların ve güvenlik kaygılarının karşılıklı olarak tanındığı;
enerjinin savaş sebebi değil, ortak refah aracı olduğu;
inanç farklılıklarının çatışmanın değil, ahlakın zemini haline geldiği;
hiçbir tarafın diğerini yok etmeye çalışmadığı yeni bir bölgesel mutabakat…
Ben buna,
YENİ NESİL MEDİNE SÖZLEŞMESİ
diyorum.
Çünkü Hz. Peygamberin Medine Sözleşmesi sadece Müslümanların kendi aralarındaki bir anlaşma değildi. Farklı dinî, siyasî ve toplumsal unsurların aynı siyasî düzen içerisinde birlikte yaşamasını düzenleyen bir mutabakat zeminiydi. (TDV İslâm Ansiklopedisi)
Bugünün Ortadoğu’sunda bunun karşılığı;
Türk + Arap + Pers + Yahudi
unsurlarının birbirini ortadan kaldırmaya değil, birbirleriyle yaşamaya razı olmasıdır.
Elbette bu, bugünden yarına gerçekleşecek bir şey değil.
Önce caydırıcılık gerekir.
Sonra güven.
Sonra diyalog.
Sonra ortak çıkarların inşası.
Ve nihayet ortak güvenlik mimarisi.
Belki de Mekke bunun ilk halkasıdır.
En azından benim umudum, acım ve dua’m bu yönde.
Sonrasının çok daha büyük bir mesele olduğunun da bilincindeyim.
Zaten basit bir şeyden ya da bir hevesten bahsetmiyorum.
Medine…
Medeniyet demek…
Medeniyette insanlık demek…
Ben; Medine üzerinden “Medeniyetin ve Geleceğin” inşasından bahsediyorum.
///
Biz “Yaratıcı” değiliz dostlar.
Yaratılmışız…
Din ölçü…
Güç emanet…
İman ya da inanç kabulü, rıza ya da ceza ise Allah’a aittir.
Bizim görevimiz “imha” değil, “ihya ve inşa”dır.
Bizim görevimiz gücü adalet için kullanmak ve kanı durduracak stratejik aklı ve vicdanı ortaya koymaktır.
///
Bilmeyenler için not:
Hz. Peygamber, Medine’de farklı dinî ve siyasî toplulukların birlikte yaşamasını düzenleyen Medine Vesikası’nı, kendi siyasî otoritesinin bulunduğu dönemde oluşturmuştur.
Vesika; Müslümanlar, Yahudiler ve müşrik Araplar dahil farklı grupların hak ve sorumluluklarını düzenleyen bir mutabakat zeminidir. (TDV İslâm Ansiklopedisi)
///
İkinci not:
Ortalık zaten müşrikten, münafıktan, münkirden ve kâfirden geçilmiyor.
Ama mesele insanları etiketlemek değil;
kan dökülmesini durduracak bir sistem inşa edebilmek.
Farkında mısınız?
Belki de asıl imtihan budur.
Ha, ne dersiniz?
Belki de yeni Gazze’ler yaşamamanın;
Arap-İsrail savaşlarını, İran-ABD/İsrail çatışmalarını, “varoluş korkusunu kaynak koduna dönüştüren” İsrail saldırılarını, iç savaşları, işgal ve istilaları, vekâlet savaşlarını, bitmeyen kan döngülerini, mezhep ve din savaşlarını;
Arapların İsrail’in ya da İran’ın sofrasında pazarlanan bir jeopolitik nesneye dönüşmesini engellemenin yolu budur.
Çünkü Ortadoğu’nun ihtiyacı artık bir tarafın diğerini yenmesi değil; tarafların birbirini yok etmeden yaşayabileceği bir sistem inşa edilmesidir.
Belki de gerçek zafer budur.
Mekke’de başlayan caydırıcılığın, Medine’deki bir mutabakata dönüşmesi…
Ve nihayet:
KANIN DEĞİL;
AKLIN, VİCDANIN, ADALETİN VE İNSANLIĞIN KAZANMASI…
Aradığımız budur.
Arz ederim.
Abdullah Ağar
Subyekt.az