![]()
Son günlerde Türkiye ile Azerbaycan arasında sosyal medya üzerinden yükselen tartışmalar, sıradan bir sosyal medya polemiği olarak görülmemeli.
Çünkü sorun artık birkaç paylaşımın, birkaç sert yorumun veya iki ülke kamuoyundaki karşılıklı kırgınlıkların ötesine taşınma tehlikesi taşıyor.
Bir tarafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 28 Temmuz 2024’de Rize’de; “Biz nasıl Karabağ’a girdiysek, nasıl Libya’ya girdiysek bunun benzerini aynen onlara da yaparız. Yapmamak için hiçbir şey yok. Sadece biz güçlü olmalıyız ki bu adımları atalım.” sözü üzerinden yürütülen tartışma var. Diğer tarafta ise Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu konuşurken çok sayıda ülke heyeti salonu terk ederken Azerbaycan temsilcisinin salonda kalması ve Azerbaycan-İsrail ilişkileri üzerinden yapılan eleştiriler bulunuyor.
Bütün bunların üzerine sosyal medya eklenince ortaya tehlikeli bir tablo çıkıyor:
Türkiye’den Azerbaycan’a, Azerbaycan’dan Türkiye’ye öfke pompalanıyor.
Burada durmak ve düşünmek gerekiyor.
Çünkü Türkiye ile Azerbaycan’ın ilişkisi Facebok’da, Twitter’da, Instagram’da, TikTok’ta veya herhangi bir sosyal medya platformunda kurulmadı.
Bu kardeşlik, tarihin, savaşların, acıların, ortak kültürün ve karşılıklı stratejik çıkarların içinden geçti.
İki devlet, tek millet ama iki ayrı devlet
“Tek millet, iki devlet” sözü, iki ülkenin aynı devlet olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine…
İki ayrı devletiz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi dış politikası, güvenlik öncelikleri, ekonomik ihtiyaçları ve bölgesel hesapları vardır.
Azerbaycan Cumhuriyeti’nin de kendi dış politikası, güvenlik öncelikleri, ekonomik ihtiyaçları ve bölgesel hesapları vardır.
İki ülkenin bütün meselelerde %100 aynı düşünmesi zaten devletlerarası ilişkilerin doğasına aykırıdır.
Asıl mesele, çıkarların ayrıştığı noktalarda kardeşliğin korunabilmesidir.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın da açıkça belirttiği gibi iki ülke arasındaki ilişkiler 2021 Şuşa Beyannamesi ile müttefiklik seviyesine yükseltildi. Beyanname güvenlik, savunma, enerji, ulaştırma ve ekonomi başta olmak üzere geniş bir iş birliği alanı öngörüyor.
Dolayısıyla bugün yaşanan tartışmayı “Azerbaycan Türkiye’den kopuyor” veya “Türkiye Azerbaycan’ı terk ediyor” gibi kesin hükümlerle okumak hem yanlış hem de tehlikelidir.
Karabağ’ı kim aldı?
Bu tartışmada kelimeler çok önemlidir. Erdoğan’ın 28 Temmuz 2024’teki sözleri, bugün bile Azerbaycan kamuoyunda tartışılıyor.
“Biz nasıl Karabağ’a girdiysek…”
Bu cümlenin Türkiye’deki siyasi bağlamı ile Azerbaycan’da algılanışı aynı değildir.
Türkiye açısından cümle, İsrail’e karşı caydırıcılık söylemi içinde kurulmuştur.
Azerbaycan açısından ise Karabağ, sadece bir dış politika başlığı değildir.
Karabağ, Azerbaycan’ın otuz yıllık işgal, savaş, göç, kayıp ve nihayet topraklarının büyük bölümünde egemenliğini yeniden tesis etme mücadelesinin adıdır.
Dolayısıyla Ankara’dan kullanılan bir cümlenin Bakü’de farklı bir hassasiyet yaratması şaşırtıcı değildir.
Ama buradan Türkiye ile Azerbaycan arasında düşmanlık sonucu çıkarmak da aynı ölçüde yanlıştır.
Çünkü tarih ne sosyal medyada yazılır ne de öfkeyle yeniden yazılabilir.
Karabağ’ın Azerbaycan’ın egemenliğine dönmesi, Azerbaycan ordusunun savaş meydanındaki mücadelesinin sonucudur.
Türkiye’nin rolü ise Azerbaycan’a siyasi, diplomatik ve askerî kapasitesini geliştirmesinde verdiği destekle birlikte değerlendirilmelidir.
Nitekim Erdoğan 2020’de, Karabağ Zaferi’nin 44 günlük mücadele sürecinde Türkiye’nin “anbean Azerbaycan’ın yanında” olduğunu söyledi.
2023’te de Erdoğan, Azerbaycan’ın Karabağ’daki operasyonunun ardından Türkiye’nin bütün süreçlerde Azerbaycan’ın yanında olduğunu ve Azerbaycan’ın Karabağ üzerindeki egemenliğinin pekiştiğini ifade etti.
Buradan çıkarılması gereken sonuç şudur:
Azerbaycan’ın zaferini küçümsemek de Türkiye’nin desteğini yok saymak da tarihi eksik anlatmaktır.
Azerbaycanlı asker Karabağ’da savaştı. 3 bin şehit verdi.
Türkiye ise Azerbaycan’ın yalnız olmadığını gösterdi. Kardeşliğin gereği olarak başta “Kurmay zekâsı” olmak üzere her türlü desteği verdi.
Bunlar birbirinin alternatifi değildir.
Peki Azerbaycan neden Netanyahu’yu dinliyor?
Asıl tartışılması gereken konulardan biri de budur.
BM Genel Kurulu’nda Netanyahu konuşurken yaklaşık 70 ülke temsilcisinin salonu terk ettiği, Azerbaycan temsilcisinin ise salonda kaldığı bildirildi.
Türkiye açısından bunun rahatsızlık yaratması anlaşılabilir.
Bu görüntü Türkiye’de tepki doğurabilir.
Doğurmuştur da.
Fakat burada da gazeteciliğin temel kuralını hatırlamak zorundayız:
Bir görüntü vardır. Bir de o görüntünün anlamı vardır.
Azerbaycan temsilcisinin salonda kalması, tek başına Azerbaycan’ın Netanyahu’nun bütün politikalarını onayladığını kanıtlamaz.
Aynı şekilde Türkiye’nin bu görüntüden rahatsız olması da Türkiye-Azerbaycan kardeşliğinin bittiği anlamına gelmez.
İşte tam bu noktada sosyal medya devreye giriyor.
Bir fotoğraf alınıyor. Bağlamından koparılıyor. Üzerine bir cümle yazılıyor. Sonra binlerce kişi paylaşıyor. Ve birkaç saat sonra diplomatik gerçeklik, sosyal medya gerçeğine dönüşüyor. İşte tehlike burada.
Fakat burada da bir devletin dış politikasını tek bir görüntü üzerinden okumamak gerekir.
Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkileri uzun yıllardır enerji, savunma, teknoloji ve güvenlik boyutları bulunan çok katmanlı bir ilişkidir.
Azerbaycan’ın İsrail’le ilişki kurması, Türkiye ile kardeş olmadığı anlamına gelmez.
Aynı şekilde Türkiye’nin Filistin konusunda İsrail’e karşı çok sert bir politika izlemesi de Azerbaycan’ın her konuda Türkiye ile aynı diplomatik yöntemi benimsemek zorunda olduğu anlamına gelmez.
Devletler bazen aynı hedefe farklı yollardan yürür.
Burada önemli olan, farklılığın düşmanlığa dönüştürülmemesidir.
Asıl tehlike: Sosyal medyadaki “savaş”
Bugün Türkiye’de ve Azerbaycan’da bazı sosyal medya hesapları, iki ülke arasında adeta sanal bir savaş yürütüyor.
Bir paylaşım:
“Türkiye Azerbaycan’ı sattı.”
Bir başka paylaşım:
“Azerbaycan Türkiye’ye ihanet etti.”
Sonra başka bir hesap:
“Karabağ’ı Türkiye aldı.”
Öteki:
“Türkiye’nin Azerbaycan’a hiçbir katkısı olmadı.”
Bu cümlelerin ortak özelliği şudur:
Hepsi gerilimi büyütür.
Üstelik sosyal medyanın en büyük problemi, gerçek ile dezenformasyonun aynı görüntü içinde sunulabilmesidir.
Azerbaycan Millî Meclisi’nin yabancı müdahale ve hibrit tehditlerle ilgili geçici komisyonu da son günlerde Türkiye topraklarından sosyal medya üzerinden yürütüldüğünü ileri sürdüğü bir bilgi kampanyasını incelediğini açıkladı; komisyon, sahte ve gerçek hesapların, hedefli reklamların ve yapay biçimde büyütülen öfkenin kullanıldığını iddia etti. Bu iddiaların bağımsız olarak tüm boyutlarıyla doğrulandığını söylemek için daha fazla kanıta ihtiyaç vardır.
Türkiye tarafında da İletişim Başkanlığı daha önce İran’a yönelik saldırıların ardından sosyal medyada dezenformasyon ve psikolojik harekât faaliyetleri tespit edildiğini açıklamıştı.
Dolayısıyla yapılması gereken, “Bunu kesin İran yaptı”, “Bunu kesin Rusya yaptı”, “Bunu kesin İsrail yaptı”, “Bunu kesin Ermenistan yaptı” demek değildir. Önce delil bulunmalıdır.
Çünkü yabancı bir devletin veya kuruluşun adına kanıtsız biçimde suçlama yapmak da dezenformasyonun başka bir biçimine dönüşebilir.
İran, Rusya, İsrail ve Ermenistan gerçeği
Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin jeopolitik boyutu göz ardı edilemez.
Güney Kafkasya, Rusya’nın, İran’ın, Türkiye’nin, Batılı ülkelerin ve İsrail’in çeşitli düzeylerde çıkarlarının kesiştiği bir bölgedir.
Azerbaycan’ın enerji kaynakları, Hazar bağlantısı, Orta Koridor üzerindeki konumu, Nahçıvan ve Zengezur hattı, Ermenistan’la ilişkileri ve İsrail’le güvenlik ilişkileri bölgesel denklemi doğrudan etkiliyor.
Türkiye’nin de Azerbaycan üzerinden Orta Asya’ya uzanan ekonomik ve ulaştırma bağlantılarında önemli çıkarları bulunuyor.
İşte tam da bu nedenle Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde yaşanacak ciddi bir kırılma, yalnızca Ankara ve Bakü’yü ilgilendirmez.
Bundan fayda sağlayabilecek üçüncü aktörler ortaya çıkabilir.
Fakat burada milliyetçi refleksin doğru kullanılması gerekir.
Türk milliyetçiliği, her tartışmanın arkasında mutlaka bir dış güç aramak değildir.
Türk milliyetçiliği, önce gerçeği araştırmak, sonra hüküm vermektir.
Birileri bu gerilimi körüklüyorsa…
Şimdi daha hassas bir noktaya gelelim. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin bozulmasından kim fayda sağlar? Bu sorunun cevabını vermeden önce başka bir soruyu sormak gerekir:
Bu gerilimi kim gerçekten üretiyor, kim sadece büyütüyor, kim bundan faydalanıyor?
İran’ın bölgede Türkiye ve Azerbaycan’la rekabet ettiği alanlar vardır. Rusya’nın Güney Kafkasya’da tarihsel ve güncel çıkarları vardır. İsrail’in Azerbaycan’la çok boyutlu ilişkileri bulunmaktadır.
Ermenistan’ın Türkiye ve Azerbaycan’la çözülememiş meseleleri vardır.
Bunların hepsi gerçek.
Fakat bundan hareketle sosyal medyada gördüğümüz her hesabın İran, Rusya, İsrail veya Ermenistan tarafından yönetildiğini söylemek başka bir şeydir. Kanıt yoksa iddia vardır; gerçek yoktur. Türk milliyetçiliği de zaten burada sınanır. Her olayın arkasında dış güç aramak kolaydır. Zor olan, delili bulmaktır.
Türk Milliyetçiliği öfke değil, devlet aklıdır
Benim anladığım Türk milliyetçiliği, Azerbaycanlı kardeşine sosyal medyada hakaret etmek değildir.
Azerbaycanlı kardeşinin Türkiye’ye yönelik her eleştirisini “ihanet” olarak yaftalamak hiç değildir.
Aynı şekilde Türkiye’nin her kararını sorgulanamaz görmek de milliyetçilik değildir.
Milliyetçilik, Türk devletinin çıkarını korumaktır.
Türk dünyasının bütünlüğünü korumak tır. Bilgiye sahip olmaktır. Tarihi bilmektir. Duyguyu aklın önüne geçirmemektir.
Ve gerektiğinde kendi tarafına da:
“Burada yanlış yapıyorsun.” diyebilmektir.
Çünkü hakikati söylemek kardeşlikten vazgeçmek değildir. Tam tersine, kardeşliği korumanın en zor biçimidir.
Ankara ve Bakü bir şeyi çok iyi bilmeli
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişki, sadece iki hükümet arasındaki ilişki değildir.
Bu ilişkinin 2 ülkede yaşayan Türkler arasında karşılığı vardır.
Türkiye’de Azerbaycan denildiğinde Karabağ vardır. Hocalı vardır. Bakü vardır. Şuşa vardır. Haydar Aliyev vardır. Ebulfez Elçibey vardır. Nuri Paşa ve Kafkas İslam Ordusu vardır.
Azerbaycan’da Türkiye denildiğinde Çanakkale vardır. Atatürk vardır. Cumhuriyet vardır. Kurtuluş Savaşı vardır. Ve bütün bunların üzerinde ortak bir tarih duygusu vardır.
Böyle bir ilişkiyi birkaç sosyal medya hesabının kavgasına teslim etmek akıl dışıdır.
Ne yapılmalı? Alınması gereken tedbirler
Bir Türk milliyetçisi olarak benim savunulması gereken yaklaşımım şudur:
1. Ankara-Bakü arasında doğrudan iletişim güçlendirilmelidir. Sosyal medya üzerinden diplomasi yapılmaz.
Türkiye ve Azerbaycan’ın dışişleri, güvenlik bürokrasileri ve ilgili kurumları arasında kriz anlarında devreye girecek doğrudan iletişim mekanizmaları güçlendirilmelidir.
Bir olay olduğunda önce Ankara, Bakü’yü; Bakü, Ankara’yı aramalıdır. Sosyal medyadan birbirini öğrenmemelidir.
2. Ortak dezenformasyon izleme mekanizması kurulmalıdır.
Türkiye ve Azerbaycan’ın birlikte çalışacağı, Türkçe ve Azerbaycan Türkçesi başta olmak üzere bölgesel dillerde yayılan manipülatif içerikleri takip edecek profesyonel bir mekanizma oluşturulabilir.
Ama bunun görevi insanların düşüncelerini susturmak değil: Sahte hesapları, sahte belgeleri, manipüle edilmiş görüntüleri ve koordineli bilgi operasyonlarını tespit etmek olmalıdır.
3. “Eleştiri” ile “düşmanlık operasyonu” birbirinden ayrılmalıdır. Azerbaycan’ı eleştiren her Türk, Türkiye’ye düşman değildir. Türkiye’yi eleştiren her Azerbaycanlı da Azerbaycan’a düşman değildir. İki ülkede de kardeş ülkeye yönelik eleştiri hakkı korunmalıdır.
Fakat sahte hesaplarla koordineli biçimde toplumları birbirine düşürmeye yönelik operasyonlar varsa bunlar teknik ve hukuki yöntemlerle ortaya çıkarılmalıdır.
4. Devletler birbirlerinin egemenlik hassasiyetlerine dikkat etmelidir. Türkiye’nin Karabağ konusunda kullandığı dil Azerbaycan’ın zaferini ve egemenlik hakkını gölgelememelidir.
Azerbaycan da Türkiye’nin Filistin konusunda sahip olduğu tarihsel, siyasi ve toplumsal hassasiyetleri göz ardı etmemelidir.
Kardeşlik, birbirinin her kararını alkışlamak değil, birbirinin kırmızı çizgilerini bilmektir.
5. Karabağ üzerinden rekabet yapılmamalıdır.
Karabağ artık iki ülkenin birbirine üstünlük kuracağı bir siyasi propaganda malzemesi olmamalıdır.
Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği destek de Azerbaycan ordusunun verdiği mücadele de tarihin ortak sayfasıdır.
Birinin başarısını anlatmak için diğerinin katkısını küçültmeye gerek yoktur.
6. Türk dünyası açısından stratejik iletişim kurulmalıdır.
Türkiye-Azerbaycan ilişkisi yalnızca Ankara ile Bakü arasındaki ikili ilişkiden ibaret değildir.
Orta Asya’dan Kafkasya’ya uzanan geniş Türk dünyasının siyasi, ekonomik, kültürel ve ulaştırma bağlantıları açısından da önemlidir.
Bu nedenle iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların sosyal medya milliyetçiliğiyle büyütülmesi, daha geniş Türk dünyası iş birliğine zarar verebilir.
Ve en önemlisi… Türkiye ile Azerbaycan’ın kardeşliği, iki ülkenin hiçbir zaman anlaşmazlık yaşamayacağı anlamına gelmez. Tam tersine.
Gerçek kardeşlik, anlaşmazlık çıktığında ilişkiyi koruyabilme iradesidir. Türkiye’nin Azerbaycan’a ihtiyacı olduğu kadar Azerbaycan’ın da Türkiye’ye ihtiyacı vardır.
Ama bundan daha önemlisi şudur:
Türkiye ile Azerbaycan’ın birbirine düşman olması, iki ülkenin de çıkarına değildir. Böyle bir kopuşun bölgesel sonuçlarını düşünmek bile yeterlidir.
Bugün yapılması gereken, sosyal medyada birbirimize bağırmak değil; Ankara ile Bakü arasında daha güçlü diplomatik, ekonomik, askerî, kültürel ve toplumsal bağlar kurmaktır.
Ben Türk milliyetçisi olarak Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkisini romantik sloganlara değil, akla, karşılıklı çıkara, tarih bilincine ve stratejik gerçekliğe dayandırmasını savunuyorum.
Azerbaycan’ın da Türkiye’yi sadece bir müttefik değil, aynı zamanda kendi güvenliği ve Türk dünyası açısından stratejik bir ortak olarak görmesi önemlidir. Fakat aynı ölçüde Türkiye de Azerbaycan’ın bağımsız bir devlet olduğunu unutmamalıdır.
Çünkü “tek millet, iki devlet” sözünün ikinci kısmını unutursak birinci kısmın anlamını da kaybederiz.
İki devletin çıkarları her zaman aynı olmayabilir. Ama iki devlet, çıkarları farklılaştığında bile birbirinin düşmanı olmak zorunda değildir.
Asıl sınav budur. Ve bugün Ankara ile Bakü’nün önündeki mesele, kimin haklı olduğunu sosyal medyada ilan etmek değil; kardeşliğin üçüncü aktörlerin, sahte hesapların, dezenformasyonun ve kontrolsüz öfkenin eline bırakılmamasıdır.
Karabağ’da kazanılan zaferin ardından yapılması gereken yeni savaş, Türkiye ile Azerbaycan’ın birbirine karşı savaşı değildir.
Asıl mücadele, Türk dünyasının arasına güvensizlik sokmak isteyen her türlü gerçek ve sanal manipülasyona karşı akıl, bilgi ve devlet ciddiyetiyle yürütülmelidir.
Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi:
Türk’ün Türk’e karşı öfkesi, başkasının en kolay kullanabileceği silahtır.
Tarihe not düşüyorum
Bugün Ankara ile Bakü arasında bir sorun varsa, bunu halının altına süpürmek doğru değildir.
Ama sorunu büyütmek de doğru değildir. Türkiye’nin Azerbaycan’a kızdığı konular olabilir. Azerbaycan’ın Türkiye’ye kızdığı konular olabilir. Diplomatik görüş ayrılıkları olabilir. Çıkar çatışmaları olabilir. Hatta zaman zaman ciddi krizler bile yaşanabilir. Bunların hiçbiri dünyanın sonu değildir. Devletler arasındaki ilişkiler duyguyla değil, devlet aklıyla yönetilir.
Asıl korkmamız gereken, Ankara ile Bakü’nün herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşmesi değildir. Asıl korkmamız gereken, Ankara ile Bakü’nün birbirini dinlemek yerine birbirini sosyal medyadan okumaya başlamasıdır.
Çünkü sosyal medya diplomasisi yoktur. Sosyal medya mahkemesi vardır. Sosyal medya linci vardır. Sosyal medya öfkesi vardır. Ve sosyal medya öfkesi, devletlerin uzun yıllarda kurduğu ilişkileri birkaç saat içinde zehirleyebilir.
Türkiye ve Azerbaycan birbirine mecbur mu?
Evet, meseleye duygusal değil stratejik baktığımızda iki ülkenin birbirine ihtiyacı olduğu açık.
Ama bunu “mecburiyet” kelimesinin dar anlamıyla söylemiyorum.
Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’ya açılımında Azerbaycan’ın konumu önemlidir. Azerbaycan’ın da Türkiye ile siyasi, ekonomik, askerî ve kültürel ilişkilerinin stratejik ağırlığı vardır.
Şuşa Beyannamesi ile ilişkilerin müttefiklik düzeyine taşınmış olması da bunun hukuki-siyasi göstergelerinden biridir.
Öyleyse yapılması gereken birbirimize bağırmak değil, birbirimizin değerini bilmektir.
Son söz
Ben Türk milliyetçisi olarak, Azerbaycan’ın Türkiye’ye kayıtsız şartsız boyun eğmesini istemiyorum. Türkiye’nin de Azerbaycan’ın her kararını sorgulamadan kabul etmesini istemiyorum.
Benim istediğim başka bir şey: İki bağımsız Türk devletinin, çıkarları çatıştığında bile masaya oturabilmesi. Birbirinin yüzüne söyleyemediğini sosyal medyada söylememesi. Üçüncü ülkelerin ve aktörlerin Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini kendi hesaplarının malzemesi haline getirmesine izin vermemesi.
Ve en önemlisi…
Türk’ün Türk’e karşı öfkesini, başkasının jeopolitik silahına dönüştürmemesi.
Çünkü bugün Ankara ile Bakü’nün önündeki en büyük sınav, birbirlerine ne kadar benzediği değildir.
Farklılaştıkları zaman birbirlerine ne kadar saygı gösterebildikleridir.
“Tek millet, iki devlet” bir slogan olarak kolaydır. Asıl mesele, o sözün yükünü taşımaktır. İki devlet olmanın gerektirdiği bağımsızlığı korurken, tek millet olmanın gerektirdiği kardeşliği koruyabilmektir.
Karabağ’da kazanılan zaferin ardından Türk dünyasının ihtiyacı yeni bir kavga değildir. Yeni bir güven dönemidir.
Ankara’nın Bakü’ye, Bakü’nün Ankara’ya ihtiyacı olan şey de budur. Daha fazla slogan değil. Daha fazla sosyal medya öfkesi değil. Daha fazla birbirini suçlama değil.
Daha fazla akıl. Daha fazla diplomasi.
Daha fazla doğrudan iletişim. Ve daha fazla devlet ciddiyeti.
Çünkü tarih bize bir kez daha şunu öğretiyor:
Türk dünyasını güçlü yapan, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir. Aynı ülkü etrafında farklı düşüncelere rağmen birbirinin elini bırakmamasıdır. Bugün tarihe not düşülecek cümle budur.
Ankara ile Bakü arasında sorun çıkabilir. Ama Ankara ile Bakü’nün arasına duvar örülmesine izin verilmemelidir.